Nabi Avcı, Cemaat, Dershane, Molla Kasım, Kivi

Türkiye’de; eğitime ait her bir sorun, bir Bakan’ın Bakanlığına mal olacak özellik taşıyor.

Beş bakanın her birini, bir sorun yedi demiyorum. Selef, halefine el değmemiş sorunların yanında; çözeyim derken karmaşıklaşan ve öngörülmeyen sorunlar da bıraktı. Eğitim sistemimiz, böyle bir sistem.

Hüseyin Çelik zamanında, ilkokul öğrencileri; okumada fiş usulünü bıraktı, cümleli okumaya geçti. El yazısı (bitişik yazı) benimsendi. Şimdi çocukların el yazısı okunmuyor. Kitap yazısı (ayrı yazı) da yazamıyorlar. Kaldılar ara yerde. Çünkü bu yazıyı öğretecek disiplin, yetişmişlik, gelenek yok. Öğretmenler, Öğretmen Okulu mezunu değil ki el yazası yazıp öğretebilsin. İl, ilçe Milli Eğitim ve Şube Müdürlüğü, okul müdürlüğü konusunda çıkarılan yönetmelikler hep iptal edildi. Yazdığı/yaptığı bütün yönetmeliklerin sakat olduğu bir bakanlık çıktı ortaya.

Milli Eğitim Akademisi kadük kaldı. Öğretmen kariyer sistemi tıkandı. Şimdi okullarda uzman öğretmen var, kaç yıldır kariyer maaşı alıyor. Ancak uzmanlar başöğretmen olamadı, uzman olmayı bekleyen binlerce öğretmen var. Artı, kadrolaşma; Van, talebe, hoca ve yöre ağırlıklı oldu.

Çelik; görevi Nimet Çubukçu’ya (sonraki soyadı Baş) devrederken, yeni bir şey yapmanıza gerek yok, ben bütün değişiklikleri yaptım, diye teslim etti. Çelik’ten sonra yumuşak geçiş idi Çubukçu. Çelik’in görevden alınması ile ortaya çıkabilecek siyasi sorunun çözümü idi Çubukçu’nun gelişi.

444 eğitim sistemine geçildi; ama altı buçuk yaş, eş atamaları, özür grubu atamaları ve tabii ki üslûp ve söylemdeki yanlışlıklar, aşırı otoriterlik, Dinçer’in Bakanlığına mal oldu.

2004’te imzalandığı söylenen MGK kararları da gösteriyor ki, AK Parti, o zamanlar eğitimde, son zamanlarda yaptığı hamleleri yapamazdı. Seçmeli ve içerik çok sorunlu da olsa Seçmeli Din Dersi, Arapça, Siyer, Kur’an-ı Kerim dersini koyamazdı. Öğretmenler başı örtülü derse giremezdi. Mecliste başı örtülü mv. zaten olamazdı. “Hamdolsun” kelimesini kapatma davasında yer veren bir anlayış, bu hususları zaten birinci sebep sayardı..

Dershane olgusunu Cemaat’ten bağımsız olarak ele almak istiyorum; ama Cemaat buna izin vermiyor. Ayet, “Bir kavme olan düşmanlığınız sizi adaletsizliğe sevk etmesin” diyor. Kaldı ki cemaat düşmanımız değil, kardeşlerimiz… Öyleyse onlara karşı daha adil olmak gerekir. Ama tartışma esnasında kullandıkları dil, başvurdukları haberleştirme şekli, kurdukları koalisyon, insanın kolunu kanadını kırıyor. Acaba diye soruyorum. Yirmi yıl önce yazılan ve o zamanın siyasi liderlerini ilzam etmek için kaleme alındığı âşikâr olan “Lider” başlıklı yazıyı, gazete yönetimi mi koydu; yoksa ta Amerika’dan o yazıyı tekrar yayımlayın mesajı mı geldi? Cevap ne olursa olsun, her iki durum da sorunlu. Yirmi yıl önce başkaları için yazılan yazıya, yirmi yıl sonra yeni bir sima (Başbakan) mı biçildi. Buna da keramet mi diyeceğiz?

Acaba, Cemaat; tamamen, yüzde yüz haksız olabilir mi? Acaba, hangi kesim mazlumiyete daha yakın duruyor ? Acaba ÖSYM, önümüzdeki sınavda imla, noktalama, anlatım bozukluğu, kelime türleri, cümle türleri konularında sorular soracak mı? Eğer sorarsa; bu konuların, okullarda öğretilmediği, öğrencilerin, bu konuları dershanelerde öğrendikleri, böylece dershanelerin, MEB’in bıraktığı büyük boşluğu doldurduğu gerçeği teslim edilecek mi? (Aynı durum liselere ait diğer derslerde de var.) ÖSYM, sırf Başbakan’ı haklı çıkarmak, onun, biz MEB müfredatından soru soruyoruz, daha önce dershane müfredatından soruluyordu, dediği için bu konuları tamamen eler mi bundan sonra? O zaman bu nasıl bir eğitim olur?

Acaba, nasıl olsa bir girişimde bulunulamaz, 12 Eylül bile başaramadı, rahatlığı mı vardı dershanelerde 2008’den beri? İşaret fişeği atıldığından bu yana, özel okullaşmanın çalışmaları başlamış olsa idi; bu kadar itiraz olur muydu? Acaba, hükûmet de 2008’den sonra adım adım özel okullaşma, halk eğitimine dönüşme, açık liseleşme vb. olarak olarak sunduğu çareyi ve diğer konulardaki teklifleri, 2008’den beri hazırlamış ve peyderpey uygulamaya koymuş olsaydı; bugün hedef tahtasına bu kadar konulur muydu?

Acaba, AK PARTİ milletvekilleri bu kanunu geçirecek mi? CHP+MHP+ biraz BDP ve biraz da AK Parti mv. “Hayır” derse ne olacak? Bu, Cemaat ve Ak Parti ilişkisi neye evrilir o zaman? Başbakan hangi duruma düşer?

Başka bir soru : ALES, KPSS ve KPDS için açılan dershaneler kapatılmayacak. Bu anlaşılıyor. Cemaate ait ve diğer dershaneler, MEB amblemli binanın birinci katında yabancı dil, ALES, KPSS kursu; ikinci katında LYS kursu, üçüncü katında TEOGS kursu açarsa ne olacak?

Cemaat, ben sadece LYS kursu değilim; insan, yani geleceğe yönelik jenerasyon da yetiştiriyorum, diyor. Aynı şey başka dershaneler için de geçerli mi, değil mi? İsim vermeye gerek yok, değişik hizmet gruplarına ait birçok dershane var; onların sesi niye çıkmıyor? Onlar ‘Cemaat sonuç alırsa; biz de yararlanırız, sonuç alamazlarsa hiç olmazsa hükûmetle aramız açılmamış olur’ diye mi düşünüyor? Bu ahlaki bir tavır mı pekiyi? Diğer hizmet kurumlarına ait dershanelerden niye ses çıkmıyor?

Korkum şu ki bu kadar söz enflasyonunun arasında benim endişelerim, sorularım güme gidecek. Bu ortamda, altın hemen tenekeye dönüşüyor. Söylemesem olmuyor, söylesem olmuyor.

Eminim, Nabi Avcı, Enes Harman ve Molla Kasım ile sabahlara kadar tartışıyordur. Bu üçlü, bir çıkış yolu bulacaktır mutlaka. Hata varsa hatasını kabul edecektir. Çünkü daha önce öyle yapmıştı.

90’lı yılların ilk yarısında, Yeni Şafak’ta, yanılmıyorsam Genel Yayın Yönetmeni idi Nabi Avcı ve haftalık yazılar yazıyordu. İsmet Özel, Ali Bulaç, Mustafa Özel, İsmail Kara, Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, İhsan Süreyya Sırma, Ahmet Davutoğlu, Davut Dursun ve daha başka birçok değerli imzanın yazdığı gazeteye vaziyet ediyordu.

Haftalık değerlendirme yazılarında, gazetenin trajı, okur profili, yenilikler, hediyeler gibi değinilerin yanında; yazarların atışmalarına da yer veriyor, ortamın hareketlenmesi için kovboy fıkraları anlatıyordu. İsmet Özel, ben başka bir fıkra biliyorum, diyerek köşesinden cevap veriyor, gaza gelmiyordu.

Yine bu günlerde olmalı. İhsan Süreyya Sırma, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesine geçmişti Erzurum’dan. Dekan da yine Erzurum İlahiyat’tan (Cemaat’ten) Suat Yıldırım idi. YÖK’ün bir uygulaması ve dekanın bir tasarrufu yüzünden, İhsan Süreyya Sırma mağdur duruma düşmüştü. Dersleri mi odası mı elinden alınmıştı; hiç ders mi verilmemişti, öyle bir şey. Bu iki hoca, Erzurum’da aynı fakültede idi ama durdukları yer farklı idi. Bu anlaşmazlığın sebebi idari tasarrufta, YÖK’te değil; bu farkta arandı. Yeni Şafak bu olayı manşetten verdi. Manşet, İhsan Süreyya Sırma’nın mağduriyeti, Suat Yıldırım’ın haksız hatta taraflı muamelesi üzerine kurulmuştu.

O haftanın değerlendirme yazısında, Genel Yayın Yönetmeni Nabi Avcı, bu manşetin gereksiz, biraz abartılı ve yanlı bir dil ile atıldığını ifade eden cümleler kurdu ve “pardon” dedi.

İnsanlar, 444 eğitim sistemini unuttu; ama görevi bıraktığı için ardından deve kesilen bir sabık bakanı unutmadı. “Öğretmenler üç ay tatil yapıyor”, yanlışı unutulmadı. Sabık bakan hakkında öğretmen camiası ve sendikalar; özür durumu ataması, Şubat ataması, özürlü öğretmen ataması yapılabiliyormuş, bakınız Nabi Avcı yaptı; yapamadıysanız o sizin beceriniz veya istememenizle ilgili imiş, diyor.

Hüseyin Gülerce’nin endişesi gerçekten Nabi Avcı’nın, gelecekte nasıl anılacağı hususu mu? Bundan emin değilim. Çünkü ben Avcı’nın Yeni Şafak’taki “Kivi” başlıklı yazısını hatırlıyorum.

azının içeriğini de benden beklemeyin ne olur?

Sadece bir Bakan ile değil, bir eğitimci ve bir Molla Kasım ile karşı karşıyayız. Nasreddin Hoca’nın nüktesinden, Cevat Ülger’in çizgisinden beslenen bir insan, yanlış yaptığı kanaatine varırsa, bir Kivi yazısı daha yazacaktır.

Kamil Yeşil
04 Aralık 2013
http://kulturgundemi.com/nabi-avci-cemaat-dershane-molla-kasim-kivi.html

 

 

 
 

 

 

Her hakkı saklıdır © 2011 - 2012
Design By Mustafa Cüneyt ÜLGER - Ali Cevat ÜLGER